28 Aralık 2010 Salı

Hadi Girelim

 

Yeni yılla alakadar olarak en son ikibinon yılına küfür eden bir yazı yazmıştım.Şimdi ise rotamız tamamen geleceğe dönük ve bu yönde yol alıyoruz.


Yeni yıl bize neler getirir neler götürür onu bilmem ama gelen ve gidenlerin yeni yılla bir ilgisi yok bunu bilirim.Bunu bildiğim halde olanların bütün sorumlusu, sene sonu geldiğinde bu yıl olarak göstermem çelişki noktasıdır.
Hayatta ne olursa olsun, yine şu gelen giden meselesi bunların bütün sorumlusu zamandır.Bize gelen giden hep zaman içinde olan şeylerdir.Yıl değişmese sürekli zaman yenilense, hiçbir değişiklik olmayacak.Yani yeni yılın bize getirdiği bir şey yok sadece zamana yeni bir isim yüklemesi yapıyoruz.

Yeni yıla girerken, yani zamanın adını değiştirirken yaptıklarımız biraz daha önem kazanabilir.Bazısı kendine yepyeni bir başlangıç yapmak için yeni yılı bekler , bazısının şansı güzel gitmeye başlamıştır buda yeni yıla denk gelir bu yılın ona iyi geldiğini düşünür.
Zaman ne kadar değişirse değişsin yıl ne kadar yenilenirse yenilensin, kafa aynı içindeki düşünceler aynı, hatıralar sevgiler , nefretler kısaca bizden olan her şey aynı ve bu şekilde yeni yıla girmekte pek de bir yenilik yok…

Yeni yıla istediklerimizi alıp istediklerimizi eski yılda bırakıp girsek daha mı güzel olurdu orası tartışılır ama bence olmazdı.Yaşadığımız her şey  bir anı bir tecrübe olarak bizde, bazen en acı şeyleri silmek bile istesek, onlarsız olmanın onlarla olmaktan daha zor geleceğini  fark edebiliyoruz.

22 Aralık 2010 Çarşamba

Caddeler


Ölümüm bu caddelerden olacak dedi karşı kaldırma geçmek için beklerken.Yanında kimse yoktu ama o konuşurdu kendi kendine caddelerde  yürürken.Bunu neden yaptığını hiç düşünmedi.Yalnızlıktan sıkılmıyordu, yalnız değildi kendiyle konuşuyordu, tartışıyordu.

Yine havanın karardığı bir saatte fark etti paketinde son sigara kaldığını.Asansörün düğmesine bastığında  yakmıştı onuda.Dışarı çıkarken bir duman bulutu bırakmıştı, girdiği kendinden hareketli  üç kişilik odada ve biliyordu tam o sırada apartmana giren saçma komşu asansöre girdiğinde küfür edecekti ona şimdi ise iyi akşamlar deyip yanından geçip gitmişti.Oturduğu apartman caddeye biraz uzak kalıyordu.Onlarca bina arasından geçip, yolun karşısındaki markete ulaşması gerekiyordu.Hava karanlıktı her zamankinden daha fazla düşünüyordu her şeyi sigarasını alıp eve dönene kadar.

Yüksek ve soğuk binaları geçerken, alt kattaki balkonlardan birinde kırmızı bir parlama ve sonra çıkan  duman gördü.Dumanın sahibi onu gözleriyle izliyordu.Bu durumdan sıkıldığını belli etmek için konuşmasını sesli sürdürmeye başladı.Ama bu dumanın sahibinin daha da ilgisini çekmiş olacak ki artık hem gözleriyle izliyor hem de pür dikkat dinliyordu bir şeyler duymaya çalışarak.Ondan kurtulmanın tek yolu kısa ve hızlı adımlardı, böyle olduğunda daha hızlı yürüdüğünü düşünüyordu.

Kendine sorduğu soruları cevaplarken caddeye ulaştı.En nefret ettiği şeylerden biride buydu, tam geldiği sırada arabaların daha da yoğunlaşması ve karşıya geçmek için bir süre beklemek zorunda kalması.Beklerken artık düşündüğü tek şey birden yola atladığında gelen arabanın içindekiler onun hakkında ne düşünecekti.Acaba sorumsuzca karşıya geçmek için atlayan bu adam deli olabilirimiydi.Bu kadar tahmincilik insanlar için fazla olurdu.Her zaman kendi kendine söylediği şeyi tekrarladı otobüsün önünden geçerken ‘’ İçi dolu ve hızla gelen otobüsün önünden geçmek intihar teşebbüsü’’.

Markete girdi, adam onu tanıyordu ancak her seferinde ne istediğini söylemesini bekliyordu harekete geçmek için.Elindeki parayı uzattı, sigarasını istedi, para üstünü cebine koyup dışarı çıktı.Paketten çıkardığı sigarayı elinde tutuyordu, hızla geçen arabalara bakarak ‘’Ölümüm bu caddelerde olacak’’ dedi.Nasıl bir arabanın geldiğine bakmadan yolun karşısına geçmek için hamle yaptı, o sırada sigarasını da yakıyordu.Karşıya geçti, geçmesiyle beraber fark etti tam arkasından geçen aracın bir otobüs olduğunu.Geçtiği yerlere dumanı iz bırakmadı bu sefer hava rüzgarlıydı, kendiside çok düşünceli…


21 Aralık 2010 Salı

Kestane


Son günlerde, özellikle aralık ayına girdiğimizden beri kestane severlik başladı bende.Küçükken ağzıma koymadığım sadece evdeki elektrikli ocakta yapmayı sevdiğim kestaneyi şimdi dışarı çıktığımız her zaman alıyorum.Dışarıda közün üstünde yapıldığı için lezzetine de doyum olmuyor.boşuna dememişler kestane kebap diye gerçektende kebapla yarışacak lezzette.

Küçükken kestane yemeyişimin sebebi ise, herkesin başına gelmiş olabilecek bir şeyden kaynaklı.Yine oturmuşumum eski evimizde salonun bir köşesine önümde elektrikli ocak elimde maşa kestane yapıyorum.Kestaneler kızardıkça tabağa koyup evdekilere veriyorum bir yandan da kendim yiyorum.Isırarak yemiyorum genelde önce elimde bölüyorum parça parça yiyorum.Tam birini böldüm içi bir acayip kararmış bir parça daha böldüm sonra birde ne göreyim kurtlar yuva yapmış kestaneme.Elimden fırlattım o görüntü sonrasında kestaneyi, uzun bir sürede yemedim.Arada bir yiyordum ama bu kış bol kestaneli geçecek gibi görünüyor.


19 Aralık 2010 Pazar

ABF

Daha önce burada ABF'den bahsetmemiş olmanın rahatsızlığını yaşadım bugün.ABF' nin ne olduğunu sınırlar içirisinde anlatmamış olmanın da ayrı bir sevinci mevcuttu.Burada anlatılanlar hep benden bir şeyler.benden bir şeyler olması ABF den olması demektir.

ABF bir yaşam şeklidir.Karşıma çıkan şeyler sonucunda düşünce patlamaları yaşamaktır.Rahatsızmısın? sorusunu duyunca rahatsızlık çıkarmaktır.Kalınan en boktan durum bile olsa dahada boka batırıp geyiğine bakmaktır.

ABF'nin açılımına gelirsek hemen yolumuzu değiştirelim.Çünkü bunun açılımı söylemeyeceğim.En azından anlatana kadar.Bir gün gerçekten ve tam olarak ABF'yi anlatırsam, bunu okuyanların idrak edebildiklerini görürsem ozaman söylerim neyin ne olduğunu.Eğer hiç bir şey söylemeden direk bunun açılımını yazarsam, bu kelimerin bir araya gelmiş olsalar bile anlamsız olduğunu düşünürsünüz.Okuduktan sonra ordaki a, b ve f yi görürseniz ya da ben bunu göstermeyi başarabilirsem anlamı kuvvetlenmiş olacak.

Bugün oturdum ABF ile ilgili bir şeylerden bahsettim.Bazen çok uzattım lafı, bazen doğru kelimeleri bulup etkiyi arttırdım.Bir kaç konu başlığı çıkarttım bunlardan bahsettim.Yazarken hiç emin olamadım bu konular burda kalırmı devamı gelirmi diye.Ama sonra dedim ABF zaten hep sallantıda olandır.Olduğu gibi devam et gelirse gelir gelmesse bana bir şey olmasın...

12 Aralık 2010 Pazar

Benim İçin Sanat

 Ben okumayı geç sevdim.Hani olur ya daha ilkokuldan her aya iki üç  kitap sığdırarak okumaya başlayanlar ben onlardan değildim.İlk okul zamanımda bir tane kitap okumuştum okumayı yeni öğrenenlere göre bir şeydi, bir daha da elime kitap falan almadım.Bu böyle yıllarca devam etti.Kitap okumak zaman kaybıydı, onun yerine internette saçma sapan şeyler  yapmak vardı.Lisenin ilk yılına geldiğimizde ben kitaplardan iyice soğumuştum.Bir edebiyat öğretmenimiz vardı ki bütün dünyayı edebiyattan soğutacak cinsten kadındı.Bendeki kitap sevmezlik durumu her edebiyat dersinde biraz daha artıyordu.Sayısallarla arası olmayan ben birden sözeller tarafından da dışlanmış buldum kendimi.Okula bile gitmemeye başladım.Nasılsa derslerin hiç birinden anladığım yoktu.Bu durum haliyle sınıfta kalmama neden oldu.Çift dikiş sağlam tutar hesaplarıyla ikince kere başladık liseye ve kapıdan giren edebiyat öğretmeninin hayatımda büyük değişikler yapacağını tahmin edemezdim.

 Derse girdiği ilk gün defterlerimizin ilk sayfalarına şiir yazmamızı ve böyle bir açılış yapmamızı istemişti, şiiri seçmekte özgürdük.Şiirlerden sonra yüz temel eseri defterimize tek tek yazdırmıştı ve bunlardan alıp okumamızı, sene sonunda özetlerini bizden alacağını söylemişti.Bunu ilk duyduğumda gözümün önüne perde indi sanki kitap sevmeyen ben onlarca kitap okuyarak özet çıkaracaktım.Olsun dedim internetten ayarlayız diye düşündüm, o anda planlarımı alt üst eden cümleler öğretmenin ağzından dökülüyordu; İnternetten alınma ve geçen senelerden kalma özetlerin hepsi elimde sahtekarlık yapana sıfır veriyorum…

 Bunun üstüne sınıfta gruplar kuruldu her grup belli kitapları alacak okuyacak ve değiştirecekti.Benim ilk aldığım kitap Şemsettin Sami’den "Taaşşuk- u Tal'at ve Fitnat" oldu.İsminde bile hayır görmediğim bu kitabı nasıl okuyacaktım planları yaparken akşam eve gidip kitabı açmam ve gece yatarken kapatmam gözlerimi yaşartmıştı.Gözlerim kitabın sonunun kötü bitişinden değil kitabı bir solukta okuyup beğenmemden dolayı kaynaklanmıştı.Edebi eser böyle bir şey demek ki diyerek hemen diğer kitabı aldım.Okudukça edebiyat aşkı uyanıyordu içimde, ben okudukça daha farklı şeyler arıyordu beynim.Daha ilginç daha değişik daha uzun daha.. daha... Bu böylece uzun bir zaman devam etti.Ama bana sürekli denk gelen aşk romanları bu romanlara karşı olan inancımı ve hayranlığımı sarstı.Bütün kitaplarda aşk hikayeleri aynılaşmıştı.Hepsinin sonu birbirine çok yakındı, hatta sonu aynı olanlar bile vardı.Kitapları okurken kafamın içinde canlanan filmlerin karakterleri hep aynıydı.Bütün filmlerde aynı oyuncular oynamıştı sanki ve hep bir önceki senaryonun etkisinde kalmış gibi rol yapıyorlardı.Bu durum romanları eleştirmem için güzel bir sebep vermişti bana.Ben artık bunları okumamalıydım çünkü bunları okumaya devam edersem hiç okumamaya başlayacaktım.

 Gidip kitapçıya kendime psikolojik ve polisiye romanlar aldım.Kitapların çok sayfalı olmaları hep hoşuma gittiği için nerde en kalın kitap onu seçip alıyordum.En az beş yüz sayfa olacaktı bir roman daha incesi basit geliyordu , sanki yıllardır kitap kurduydum.

 Bu arada edebiyat derslerimiz mükemmel geçiyor, bütün okuma parçalarına ben atlıyorum, nerde bir etkinlik ben yorum getiriyorum.Öğretmen anlattıkça ben daha da büyüleniyorum.En çokta ‘’Sanat için Sanat’’ ı seviyorum.Halk için sanatı beğenmiyorum o zamanlar.Basit geliyor, bu kadar basit anlatılmamalı söz sanatları katılmalı , benzetmeler yapılmalı her şeyi olduğu gibi değil daha farklı anlatarak istenilen yol bulunmalıydı.Defterimi çok düzenli tutuyordum.Bir tek edebiyat ödevlerimi yapıyordum.Bir de dil anlatım dersi vardı tabi ki o derse de aynı öğretmenin girmesi, benim edebiyatıma büyük katkı sağlıyordu.

 Bilgisayar oynayan teknik servislerde çalışan ben, artık kitap okuyordum internette bir şeyler okuyordum.Oyun hayatımın büyük bölümünü almışken, artık okumak öncelikteydi.Okuduklarım beni tatmin etmiyordu çoğu zaman.Çabuk sıkılan yapı burada da kendini gösteriyordu.Bir şeyler yazmam gerekiyordu.Her okuduğumda ben bu konuyu ele alsam daha farklı düşünürdüm diyordum ve ne yazmaya kalksam sayfalarca sürüyordu.Konu ne olursa olsun okuyanın bu konuda görebileceği her açıyı görmesi gerekiyordu.Her okuyan mutlaka kendi gibi düşünüldüğü bir taraf bulacaktı ele aldığım konuda.Bunları yapmak için daha fazla okumaya ihtiyaç vardı.Her yazanın ne saçma şeyler yazıp hiçbir anlam ifade etmeyen şeylerden bahsetmesi beni daha da tetikliyordu.O halde yapılacak tek şey vardı hem okur hem yazar olmak.Çoğu zaman ciddiyetten uzak olan görüşüm yazılarıma da yansıdı bende saçmalıyordum artık bir yerden tutup düzeltmek gerekiyordu meğerse bu yıllar sonra olacakmış.Şimdi düzeldiğini sanıyorum evet ama öncekine göre bir düzelme daha sonra neler olur onu en yakın takipçim olarak ancak ben bilebilirim sanırım.

 Klasiklerden okuduğum kitapların azınlıkta olması hep karşıma çıkar durumda.Ama ben bir türlü psikolojiden, polisiyeden, kurgu romanlardan kendimi alamıyorum.Bir gün oturup öğretmenimin kitabın ilk sayfasına yazdırdığı eserlerin hepsini okuyacağım.O eserleri okumamış olmanın bir diğer eksisi de onları okumamış olmak hiçbir şey okumamış olmakla eş değer tutuluyor bazen.

 Edebiyatı hayatın içine yerleştirdikten sonra artık her görüş farklılıklar kazanıyor.Her okuduğunda her duyduğunda kafanda bambaşka şeyler belirebiliyor.Kelimeleri kullanabilme yeteneği, anlatımı zenginleştirmeyi başarmanın yolu bence okumaktan geçiyor.Son zamanlarda en çok duyduğum şeylerden biri olan ‘’okumaktan çok yazıyoruz’’ cümlesi ortalıkta dolaşan rezillik abidesi yazıların sebebini bize gösteriyor…

 Bana edebiyat aşkını aşılayan Zeynep Yılmaz öğretmenime teşekkür ediyorum.O şimdilerde başka öğrencilere edebiyat mucizesinin ne demek olduğunu anlatmaya devam ediyor…

11 Aralık 2010 Cumartesi

İstinye Park

İstinye Park'da Cem Yılmaz'ın imza günü vardı, Okuyan Us fotoğrafçısı olarak oradan eksik kalma gibi bir durumum söz konusu olamazdı.












Herkesden önce ben gittim oraya, yani zamanı iyi ayarlayamamışım geç kalırım diye yola erken çıktım havada berbattı trafik olur korkusuyla iki saat önceden vardım.Gittim direk stand kurulumuna baktım ne durumda görmek için, herşey tamamdı güvenlik şeritleri kuruluyordu.Fotoğrafları çekerken D&R müdürleri fotoğafraf çekmek yasak dedi, tanıttım kendimi yayın evinden geliyorum diye tanıştık bütün müdürlerle biriyle satışlar hakkında muhabbet ettik.Stand ve görsel fotoğraflarını çektikten sonra gittim dolaşmaya.





AVMler gerçekten sıkıcı yerler bir de tek başına dolaşırken daha da sıkıcı oluyor.Bu kadar büyük avm yapmanın hiç bir anlamı yok bence, aradığım şeyi burda da bulamadım.Bir de insanların bu avm merak nedir diye düşünürken hava soğuk herkes kendini içerlere atyıor herhalde dedim.Boş boş dolanarak ve bir şeyler yiyerek zamanı geçirdim.


İmza günü başlayacaktı gittim standa Cem Yılmaz'ı bekliyorum o sıada sıranın ve kalabalığın fotoğraflarını çekiyorum.Ben fotoğraflarla uğraşırken geldi oturdu.Basın etrafını kuşattı tabiki, bir süre bende fotoğraf çekemedim.Sonra Okuayn Us yetkilileri geldi Kemal ve Özgür Bey bu ne resmiyettir ben abi diyorum normalde.Herneyse dedim abi siz gelene kadar ben organizasyonu hallettim.Geçtiler onlarda yanına imza gününün bitmesini bekledik.Hatırlı bir kaç dost için kitap imzalatmak gerekti gittim onlarıda ben imzalattım.Bana sende kitap yazıyormusun diye sordu ''Her an yazabilirim belli olmaz '' dedim sonra blogun adresini istedi öyle kısa bir muhabbet yaptık ayak üstü.











Böyle imzalar atıldı, geyikler yapıldı bitti imza günü bindik arabamıza döndük eve...

9 Aralık 2010 Perşembe

Barber Shop

Hemen girmeden belirteyim bu bir berber reklamı değildir.Girmeden derken de girmiş oldum.Başlığın berber dükkanının adıyla aynı olması sadece ''barber'' olayının güzelliğinden kaynaklanan bir durumdur.


Benim gittiğim yer galleriadaki barber shop orda tıraş falan oluyorum işte.Herneyse normalde arayıp gitmem lazım, çünkü orda olan bir adam var sadece ona yaptırıyorum ne yapılacaksa diğerlerini beğenmiyorum.Bir gittim ki yokmuş orda.Napak diye dolanırken ablam üst katta kuafördeydi yanına gittim girdim içeri bir kaç kişi gülümsedi ben öyle dalınca, gerçi erkekde girebiliyor ne var bunda diyerek sallamadım gülümseyenleri, baktım ablam orda bir şeyler yapıyor gittim oturdum sonra iğrençlikler peş peşe geldi.



Bir kadın saçlarını yıkatıyordu, ben farketmedim aynı zamanda ayağını bacağınıda yıkatıyormuş.Öylede rahatki başka  bir kadın da onun ayağını yıkıyor gülüşüyorlar falan.İlk defamı gördün lan demeyin biliyordum böyle durumlar olduğunu evet ilk defa canlısını gördüm.Hatta fotoğraf bile çektim.Farkettirmeden gizli kemara kullanır gibi kullandım telefonumu.


 
Birde oturduğum yerde önümde bir masa vardı.Masada, önce sonra yazan bir katalog açtım baktım çok komik fotoğraflar çıktı içinden.Önce kısmındaki kadınlar sinirli bakıyor sonra kısmındakiler gayet normal mutlulukla bakıyor.Neyi değiştirmişlerde kadınlar mutlu olmuş anlamadım sadece yüzleri var fotoğraflarda alt kısımda bir durum varsa göremiyoruz tabiki.Bu kadar pis kadın ayağı ve onları törpüleyen kadın görmeye dayanamadı bünyem kendimi dışarı attım.



Ordan ulaşabilceğim en yüksek yürüme hızına ulaşarak ''Ray''a gittim.girdim içeri her zaman olduğu gibi canlı müzik bizlerleydi.Likörlü meyve kokteyli içtim.Biraz canım da sıkıldı çok duygusal şarkılar söylüyorlardı , nerdesin be ''kediciğim'' diye içlendim.Bu duygu patlamaları ve kulak patlatan müzikten uzaklaşmam gerekti kaldıkça moda giriyordum.Ordanda çıktım sonrada minibüs yani toplu taşıma bitti bu kadar. 

7 Aralık 2010 Salı

Pazartesiler Geçti

Bu geçen değil bundan önceki haftasonu pazartesi olsun yeni gelişmeler olacak, telefon edeceğim bir kaç yer bakalım neler değişecek demiştim.Dediğimle kaldım sanırım.Pazar günkü yapılacaklar listesi yine bütün haftama yayıldı.Üstünden ikinci pazartesi geçti, o yazıyı yazalı bir değişim olmadı.eğer güzel bir gelişmeden sayarsak pazar günkü imza gününde Okuyan Us un fotoğrafçısı olayım mı ? dedim ol dediler.Bu kadar kolay oldu yani bu durum, birde önümüzdeki hafta sonu ofiste bazı işler var onları ben halledeceğim sanırım.Durumumuz bu onun dışında ne olup ne bitiyor fazla detaya girmiyorum.Detaylandıracak bir şey olmaması bu durumun en büyük ve tek sebebidir.Az öncede yazdığım gibi gidip pazar günü yapılacaklar listesine bakabilirsiniz.Bu listeleri sürekli yazmak istemiyorum.




Diğer konuya gelirsek yüzeysel olarak geçip gitmem gereken bir durum fazlada umursadığım bir şey değil.İmza gününün paravan arkasında yapılmasını aşırı saçma bulan bir kitle anonim olarak yorumlarda dümdüz girmişler.Şimdi burdan hepsine tek tek itinayla sövebilirim ancak banane diyorum çünkü bu organizasyonu ben yapmadım küfürleri onlar üstüne alınsın.Twitter'dan direk bana küfür edenlerin ağzına bir güzel sıçtım zaten fazlasına gerek yok.Madem bu kadar rahatsız oluyorsun bizden takip etme!...


  Güncel konulardan biri olarak bakarsak facebookdaki profil resmi değiştirme durumuna da gelebilirim.Çok saçma bir olaydır buda.Birisi ortaya bir şey atıyor, bütün millet koyun mantığıyla onun dediğine geliyor çoğunluğun yaptığını yapıyor.Bu salaklıktan başka bir şey değildir.Cehalette böyledir. Bu yapılanı dini inanışlara benzetebiliriz ama oraya hiç girmek istemiyorum.Hep aynı koyun mantığında gider insanlar.İstisnalar tabiki vardır...




Birde sosyal medya programı çakma internet fenomenlerini davet etmeye ve göstermeye başladı o da ayrı bir durum.Dün geceki konuklardan birinin üç ayda o hale nasıl geldiğini herkes çok iyi biliyor.Haydi hepimiz gidip onbinlerce insanı takip edelim onlarda bizi edince unfollow edelim. Yine az yapmış ben olsam bu yöntemle daha fazla kişiye ulaşırdım.En azından Hakkı devrim ordaydı da farkında olmasada ezme yaptı çakma fenomeni




Bu kadar konu değdirmesi şimdilik yeter güncelliğim çok oldu.Her hangi bir konu üzerine güncel durumla alakası olmayan bir yazı gelir peşine takarım yani bu olay burda kalmaz.Bknz. aşağılarda bir yerde ''zaman kuraklığı''.

5 Aralık 2010 Pazar

Cevahir

Pucca'nın imza günü vardı bugün cevahire gittik.Stand kurulumundan bir süre sonra imza günü başladı.Daha imza başlamadan yoğunluk başladı.Kitap imzalatmak isteyenlerin biri geldi biri gitti.Tam bitti gidiyoruz derken imzalatmaya gelenler oluyordu.Neyse bir imza günüde böylece bitti.
Cevahirdeki o saçma ve anlamsız kalabalık her zaman olduğu gibi yine vardı.Bütün cevahiri dolaşmama rağmen aradığım bir şey vardı onu bulamadım.O zaman bu kadar büyük avm yapmanın anlamı nedir diye sorular belirdi kafamda.
İmza gününden bir kaç bir şeyler;